5 Şubat 2008 Salı
ANILAR KİTABI - 9. BÖLÜM 1. ANLATI
Öğrenciler holdingin o cennete benzer geniş bahçesinde dolaşır, yaşadıkları güçlükleri mütalaa ederken birden telefonları çaldı. Melodiler aynı anda ötmeye başladığı için hafif şaşkın ellerine alıp baktılar. Gizli numarayı görmüştü hepsi kulaklarına götürürken. Arayan kişi ise rahatsız edici bir sesle Yüksek Dervişler Konseyi sekreterliğinden aradığını, bağlı bulundukları derviş hakkında bir şikayetleri olup olmadığını sordu ve bekledi. Dönüp birbirlerine bakarken korkmuştu öğrenciler. “Yok, valla, çok iyi durumdayım, ustamı çok seviyorum,” gibi laflar ettiler peşisıra. Telefonlar kapandığında rahatlama dolu koca bir soluk verdiler hep beraber. Arayanın ustaları El Kabar olduğunu anlamışlardı ve çok ucuz yırttıklarını düşünüyorlardı. Allahtan bir aradaydılar o sırada...
Antoine De La Bouche
Hebburi tarikatı olarak zeka, akıl, yetenek, haz ve bilumum insansı fazlalıklar itibar ettiğimiz şeyler değildir.
Ahmat El Kabar
Size iyilik yapana siz bir tokat atın. Kötülük yapanın önünde saygıyla eğilin. Böylece iyilik tamamen yok olacak, dünyanını dengesiz yapısı ortadan kalkacaktır.
HEBBURİ ÖĞRETİLERİ: 3. KİTAP 17. BÖLÜM
Ahmat El Kabar o gün müritlerini ve öğrencilerini yanına çağırtmıştı. Holdingin geniş salonu bir sürü ilgili adamla doluydu ve ustalarının kendilerine ne söyleyeceği konusunda derin bir merak içindeydiler.
“Bana para versenize,” dedi usta o güçlü sesiyle yürekleri titreterek. “Lahmacun alıcam.”
Hemen bir telaş başladı. Ama ellerini ceplerine atarken duydukları isteksizlik açıkça belli olmaktaydı. Sonuçta ne olursa olsun önündeki masa paralarla doldu ustaların ustasının. Dikkatle izlemişti o hareketleri, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamıştı.
Müritler tekrar geri çekildiğinde uzandı El Kabar. Aradan bir yirmi YTL çekti ve geride kalan tomarı parmağıyla işaret ederek “Bu para senin hakkın Mahmut,” dedi. Parmak bu sefer yüzü gözü sakala boğulmuş şişko bir adamı gösteriyordu. “En çok senin gönlünden koptu ey güzel insan. Bonkörlük edenler mükafatını er geç alırlar. Bense hemen şimdi ödüllendiriyorum seni.”
Bozuk parası olmadığı için elli YTL vermek zorunda kalan Mahmut sevinç içinde paralara yumulurken El Kabar da lahmacuncuya yollandı.
Yirmi gün anca geçmişti ki El Kabar bir daha yanına topladı müritlerini. Bu sefer de dedi ki: “Bana para verin, pizza yemek istiyorum!”
Telaş görülmeye değerdi. Usta onları çağırtınca hazırlıklı gelmişti uyanıklar. Birbirlerini ittirip cüzdanlarında sondaj yaparak kürsüye koşturdular. Beş dakika geçtiğinde paralar masaya sığmamış, tomar tomar yerlere dökülmüştü. “Tamam geri çekilin,” diye seslendi usta. Sonra uzanıp aradan bir yirmilik çekip doğruldu. “Bunlar da senin hakkın Selami,” dedi ince, kısa saçlı dişlek bir oğlana. “Çünkü herkes buraya para yağdırırken sen elini cebine bile sokmadın. Ben sizi çağırttığımda herkes gibi sen de ondan bundan borç istemişsindir. Ama bulamadın. Demek ki gerçekten fakirsin. Hem manen hem madden. Allah fakirleri de ödüllendirir bazen. Ben de bu armağanı sana şimdi, hemen bahşediyorum.”
Bunları söyleyip herkesi dumur içinde bırakarak dönüp pizzacıya gitti ama yolda da polisi aramayı ihmal etmedi. Diğerlerinin Selami’yi dövüp paralarını geri almaya çalışacaklarını biliyordu. Yalan söylemişti. Fakirlerin hiçbir zaman hiçbir yerde şansı yoktu...
“Bana para versenize,” dedi usta o güçlü sesiyle yürekleri titreterek. “Lahmacun alıcam.”
Hemen bir telaş başladı. Ama ellerini ceplerine atarken duydukları isteksizlik açıkça belli olmaktaydı. Sonuçta ne olursa olsun önündeki masa paralarla doldu ustaların ustasının. Dikkatle izlemişti o hareketleri, hiçbir ayrıntıyı kaçırmamıştı.
Müritler tekrar geri çekildiğinde uzandı El Kabar. Aradan bir yirmi YTL çekti ve geride kalan tomarı parmağıyla işaret ederek “Bu para senin hakkın Mahmut,” dedi. Parmak bu sefer yüzü gözü sakala boğulmuş şişko bir adamı gösteriyordu. “En çok senin gönlünden koptu ey güzel insan. Bonkörlük edenler mükafatını er geç alırlar. Bense hemen şimdi ödüllendiriyorum seni.”
Bozuk parası olmadığı için elli YTL vermek zorunda kalan Mahmut sevinç içinde paralara yumulurken El Kabar da lahmacuncuya yollandı.
Yirmi gün anca geçmişti ki El Kabar bir daha yanına topladı müritlerini. Bu sefer de dedi ki: “Bana para verin, pizza yemek istiyorum!”
Telaş görülmeye değerdi. Usta onları çağırtınca hazırlıklı gelmişti uyanıklar. Birbirlerini ittirip cüzdanlarında sondaj yaparak kürsüye koşturdular. Beş dakika geçtiğinde paralar masaya sığmamış, tomar tomar yerlere dökülmüştü. “Tamam geri çekilin,” diye seslendi usta. Sonra uzanıp aradan bir yirmilik çekip doğruldu. “Bunlar da senin hakkın Selami,” dedi ince, kısa saçlı dişlek bir oğlana. “Çünkü herkes buraya para yağdırırken sen elini cebine bile sokmadın. Ben sizi çağırttığımda herkes gibi sen de ondan bundan borç istemişsindir. Ama bulamadın. Demek ki gerçekten fakirsin. Hem manen hem madden. Allah fakirleri de ödüllendirir bazen. Ben de bu armağanı sana şimdi, hemen bahşediyorum.”
Bunları söyleyip herkesi dumur içinde bırakarak dönüp pizzacıya gitti ama yolda da polisi aramayı ihmal etmedi. Diğerlerinin Selami’yi dövüp paralarını geri almaya çalışacaklarını biliyordu. Yalan söylemişti. Fakirlerin hiçbir zaman hiçbir yerde şansı yoktu...
Ahmat El Kabar
Mutluluk nasıl mutsuzluğu düşünmemekse ölümü düşünmemek de yaşamaktır. Kendini düşünmeyense öz varlığıyla karşı karşıya kalır ve bu sıkıcı sonuç mutluluğa açılan kapının da zehirli anahtarıdır.
ANILAR KİTABI - 9. BÖLÜM 4. ANLATI
Hebburi tarikatı öğrencileri arasında yayılan bir dedikodu vardı. Aralarında konuşup duruyorlar ve ustaları Ahmat El Kabar’ın bir yıla yakındır yemek yemediği konusunda fikir birliğine varıyorlardı. En yakınındaki insanlar da yemin billah bunu savunuyordu. Kimse onu, ağzına bir lokma bile atarken görmemişti. Bir gün müritlerden biri, elli yedi yaşındaki Mahzar; yaşının verdiği cesaretle yanına gitti. Peşine bayağı bir meraklı da takılmıştı. “Ustam,” dedi Mazhar. “Sevgili ustam. Ne zamandır seni izliyorum. Yemek yemeden nasıl yaşayabiliyorsun?”
“Yemek mi, ne yemeği?” dedi El Kabar hışımla dönerek.
“Yemek ustam,” dedi bir başka mürit. “Hiç yemek yemiyorsun. Biz de başarabilir miyiz bunu? Öğrenmek istiyoruz.”
Başka biri atlayıp “Gelişimimize ne yararı olur yemeği tamamen bırakmanın?” diye bir şeyler daha sordu ama usta onları dinlemiyordu artık.
Dönüp hızla yürüdü. Üstüne kürkünü geçirip sokağa attı kendini. Lokantadan içeri girerken karnı öylesine bir kazınıyordu ki. “Nasıl unuttum lan,” diyerek salladı başını ve neredeyse menüdeki her şeyi ısmarladı garsonun yüzünde hayretler açtırarak…
“Yemek mi, ne yemeği?” dedi El Kabar hışımla dönerek.
“Yemek ustam,” dedi bir başka mürit. “Hiç yemek yemiyorsun. Biz de başarabilir miyiz bunu? Öğrenmek istiyoruz.”
Başka biri atlayıp “Gelişimimize ne yararı olur yemeği tamamen bırakmanın?” diye bir şeyler daha sordu ama usta onları dinlemiyordu artık.
Dönüp hızla yürüdü. Üstüne kürkünü geçirip sokağa attı kendini. Lokantadan içeri girerken karnı öylesine bir kazınıyordu ki. “Nasıl unuttum lan,” diyerek salladı başını ve neredeyse menüdeki her şeyi ısmarladı garsonun yüzünde hayretler açtırarak…
ANILAR KİTABI - 7. BÖLÜM 11. ANLATI
Dersliklerin oradan çıktı Ahmat El Kabar. Yanında uzun, kirli cüppesine gömülerek, tırnakları uzun, biçimsiz, yer yer kararmış ayaklarının belli ettiği çirkinliği saklayan biri vardı. Öğrencilerine doğru yürüdü El Kabar. Sonra elini kaldırıp kendisini dinlemelerini istedi. Gidecekti artık. Kaderin efendisi onu almaya gelmişti. Ustam bizi bırakma, diye çırpındı koca koca, kelli felli öğrenciler; ama faydasızdı. “Ne haliniz varsa görün,” diyen El Kabar dönüp, cüppeli adamın yanında uzaklaştı. Aradan bir saat anca geçmişti ki uzaklardan onun tekrar yanlarına döndüğünü gören öğrenciler sevinç çığlıkları atarak ustalarına koştular. Ancak gördükleri manzara onları öylesine şaşırttı ki yerlerinde kalıp hiç ses etmeden El Kabar’ın eve gidişini izlemeyi yeğlediler. Ustalarının üstü başı yırtılmış, yüzü gözü morarmış, dudakları patlamış, kaşı açılmış, saçları elektrik verilmiş gibi havaya dikilmişti. Ve birden bir öğrenci yanındakinin böğrünü dürttü. “Bak!” Ardından hepsi, usta içeri girmeden bir detayı, çok önemli bir detayı birbirleriyle paylaşma şansına kavuştu. Ahmat El Kabar’ın kıç kısmında yanık gibi duran bir iz vardı. Uzun, biçimsiz parmakların bıraktığı tacizkar bir iz…
Antoine de la Bouche
Şans ele geçirilebilir bir şeydir. Ama unutmayın ki onu yakalamak için şanslı olmalısınız.
HEBBURİ ÖĞRETİLERİ: 1. KİTAP 18. BÖLÜM
Bir gün Ahmat El Kabar öğrencisi Şamsa’ya sordu. “Düşünde düş gördüğünü gören adam kimin düşüdür ey Şamsa?”
“Eee,” dedi Şamsa. “Düşü kim görüyor ustam, ben mi?”
“Öyle diyelim,” dedi El Kabar sinirlendiğini biraz belli ederek.
“O zaman o da benim düşümdür ustam,” dedi Şamsa hiç düşünmeden, büyük bir hevesle. Ama ödülü okkalı bir tokat oldu. “Bu daha başlangıç,” diye tehdit ederek döndü gitti Ahmat El Kabar.
Korkmuştu Şamsa. O gece meditasyon yaparken ustasının söylediklerini düşündü ama aklına hiçbir şey gelmeyince yana devrilip horul horul uyumaya başladı.
Düşe her zamanki gibi, ustasının kendisi için açtığı kapıdan girdi. Çevresine bakındı yabancı bir tavırla. İlk defa geliyordu oraya. Asma bahçelerinin arasından yürüyüp bir tapınağa ulaştı. Güneş tapınağın üstüne çökmüş duvarları yiyordu. İçeride çekirdek çıtlarken buldu Ahmat El Kabar’ı ve baktı ona ustası huysuz bir tavırla.
“Düşümde niye rahatsız ettin beni Şamsa,” diye sordu sonra.
“Bir yanlışın var ustam,” dedi Şamsa. “Bu benim düşüm. Senin benim için açtığın kapıdan girdim az önce.”
Kalkıp öğrencisinin yanına geldi Ahmat El Kabar. “Öyle demek, madem senin düşün o zaman bu da canını acıtmaz,” deyip sıkı bir tokat aşketti Şamsa’nın suratına. Çocuğun canı fena acımış ve anırarak uyanıvermişti. Sabah olduğunu görünce heyecanı yatışıp haykırışını keserek ağzını kapattı. Beş parmağın izinin çıktığı suratını ovarak doğruldu. Kapı açıldı o sırada. Ahmat El Kabar oradan içeriye seslendi: “Şu anda ben kimin düşündeyim Şamsa. Senin mi yoksa düş gören Ahmat El Kabar’ın düşünde gördüğü Şamsa’nın mı?”
“Bilmiyorum usta,” dedi Şamsa ve ağlamaya başladı salya sümük. Ahmat El Kabar yüzünde tatlı bir tebessümle yürüyüp sarsarak uyandırdı öğrencisini…
“Eee,” dedi Şamsa. “Düşü kim görüyor ustam, ben mi?”
“Öyle diyelim,” dedi El Kabar sinirlendiğini biraz belli ederek.
“O zaman o da benim düşümdür ustam,” dedi Şamsa hiç düşünmeden, büyük bir hevesle. Ama ödülü okkalı bir tokat oldu. “Bu daha başlangıç,” diye tehdit ederek döndü gitti Ahmat El Kabar.
Korkmuştu Şamsa. O gece meditasyon yaparken ustasının söylediklerini düşündü ama aklına hiçbir şey gelmeyince yana devrilip horul horul uyumaya başladı.
Düşe her zamanki gibi, ustasının kendisi için açtığı kapıdan girdi. Çevresine bakındı yabancı bir tavırla. İlk defa geliyordu oraya. Asma bahçelerinin arasından yürüyüp bir tapınağa ulaştı. Güneş tapınağın üstüne çökmüş duvarları yiyordu. İçeride çekirdek çıtlarken buldu Ahmat El Kabar’ı ve baktı ona ustası huysuz bir tavırla.
“Düşümde niye rahatsız ettin beni Şamsa,” diye sordu sonra.
“Bir yanlışın var ustam,” dedi Şamsa. “Bu benim düşüm. Senin benim için açtığın kapıdan girdim az önce.”
Kalkıp öğrencisinin yanına geldi Ahmat El Kabar. “Öyle demek, madem senin düşün o zaman bu da canını acıtmaz,” deyip sıkı bir tokat aşketti Şamsa’nın suratına. Çocuğun canı fena acımış ve anırarak uyanıvermişti. Sabah olduğunu görünce heyecanı yatışıp haykırışını keserek ağzını kapattı. Beş parmağın izinin çıktığı suratını ovarak doğruldu. Kapı açıldı o sırada. Ahmat El Kabar oradan içeriye seslendi: “Şu anda ben kimin düşündeyim Şamsa. Senin mi yoksa düş gören Ahmat El Kabar’ın düşünde gördüğü Şamsa’nın mı?”
“Bilmiyorum usta,” dedi Şamsa ve ağlamaya başladı salya sümük. Ahmat El Kabar yüzünde tatlı bir tebessümle yürüyüp sarsarak uyandırdı öğrencisini…
HEBBURİ ÖĞRETİLERİ: 2. KİTAP 7. BÖLÜM
Ahmat El Kabar bir gün, Dolmabahçe sarayının yanından yürürken otların üzerine serilmiş baliciler gördü. Hemen yanlarına seyirtti.
“Nedir bu,” dedi plastik torbayı göstererek.
“Bali babalık, ne olcak,” dedi balicilerin en büyüğü. “Sen de ister misin?”
Güldü çocuklar. Ahmat El Kabar’ın simli postuna, kürklü kalkık yakalarına, uzun sakallarına bakıyorlar, şaşı gözlerini de hesaba katınca deli olduğunu düşünüyorlardı.
“Hımm, ver bakalım,” diyerek torbayı alıp burnuna götürdü usta. Ve orada iki saat onlarla beraber bali çekti. Söylediği büyük laflar ilgilerini çekiyor, onları aydınlatıyordu. Usta da çocukların itişmelerini, yumruklaşmalarını, ardından gelen tatlı kahkahaları seyrederek mutlu mutlu oturuyordu. Sonunda hepsi ayakta, önlerinden geçen köpekli bir kadına laf atıp birbirlerini dürterken birden bir bıçak çıkardı cebinden ve sokuverdi balicilerin birine. Kimse ne olduğunu anlamamıştı Fakat onun delirdiğini, bağırarak üstlerine saldırdığını görünce kaçıştılar. İleriden korkuyla bakarlarken bali torbasını atıp güldü Ahmat El Kabar. Elini yumuşak yumuşak sallayarak onları geri çağırdı.
Yavaş yavaş geldi, yanaştı çocuklar. Bir yerde yatıp inleyen arkadaşlarına bir ustaya baktılar.
Öğretiyle açılıverdi gözleri.
Ahmat El Kabar’dan şikayetçi olmamaları ise Hebburi tarikatı avukatlarını pek bir sevindirecekti…
“Nedir bu,” dedi plastik torbayı göstererek.
“Bali babalık, ne olcak,” dedi balicilerin en büyüğü. “Sen de ister misin?”
Güldü çocuklar. Ahmat El Kabar’ın simli postuna, kürklü kalkık yakalarına, uzun sakallarına bakıyorlar, şaşı gözlerini de hesaba katınca deli olduğunu düşünüyorlardı.
“Hımm, ver bakalım,” diyerek torbayı alıp burnuna götürdü usta. Ve orada iki saat onlarla beraber bali çekti. Söylediği büyük laflar ilgilerini çekiyor, onları aydınlatıyordu. Usta da çocukların itişmelerini, yumruklaşmalarını, ardından gelen tatlı kahkahaları seyrederek mutlu mutlu oturuyordu. Sonunda hepsi ayakta, önlerinden geçen köpekli bir kadına laf atıp birbirlerini dürterken birden bir bıçak çıkardı cebinden ve sokuverdi balicilerin birine. Kimse ne olduğunu anlamamıştı Fakat onun delirdiğini, bağırarak üstlerine saldırdığını görünce kaçıştılar. İleriden korkuyla bakarlarken bali torbasını atıp güldü Ahmat El Kabar. Elini yumuşak yumuşak sallayarak onları geri çağırdı.
Yavaş yavaş geldi, yanaştı çocuklar. Bir yerde yatıp inleyen arkadaşlarına bir ustaya baktılar.
Öğretiyle açılıverdi gözleri.
Ahmat El Kabar’dan şikayetçi olmamaları ise Hebburi tarikatı avukatlarını pek bir sevindirecekti…
Cillo Usta
Tarikatlara alıklar girer, bu doğru ama değişmeden asla dışarı çıkamazlar. Bu da kötü bir şey değildir.
ANILAR KİTABI – 3. BÖLÜM 3. ANLATI
(Bu anlatı Ahmat El Kabar’ın “Yeni Gün” konuşmalarından derlenmiştir. Hebburi tarikatının 17. kuşak büyük ustası Cillo’nun yok oluşunun, iktidarın El Kabar’a devrolmasının ardındaki sır perdesini aydınlatmaktadır.)
Yüksek Dervişler Konseyi başına buyruk davranan Cillo Ustayı yok etmeyi kafaya koymuştu. Peşine kiralık katil taktılar. Adam onu ıssız, dar bir sokağa kadar izledi. Hançeriyle ustanın ardından ilerleyip sinsice yaklaştı ve zamanı gelip, ortalıkta kimsenin olmadığından emin olunca sırtına sapladı.
“Aah,” dedi usta ama dimdik durmaya devam etti. Şaşıran katil defalarca batırıp kana bulayarak vücudun en sonunda yere devrilmesini sağladı. O esnada birisi omuzuna elini koydu. Korkuyla döndü katil. Cillo usta arkasında duruyordu. Bir ölüye sonra bir daha ustaya baktı katil, koca gözleriyle.
“Beni öldürdüğünü gördüm,” dedi Cillo usta anlayışlı bir sesle. “Bir daha sakın yapma bunu.”
Fakat panik olan katil kanlı hançeri onun kalbine gömdü. Sonra da boğazına. Ve üstüne çöküp başını kesti telaş içinde.
“Öhhö öhhö,” diye öksürdü arkada Usta. “Evladım, ben sana ne demiştim,” dedi ardından.
Katil artık cinnet getirdiği için mantıklı davranamadı. Fırlayıp ona da girişti bir çabuk. Hançer yüzlerce kere indi çıktı bedene. Yorgun argın ayağa kalktı sonra. Korkulu gözlerle çevresine bakındı bir süre. Kimse yoktu. Koşturarak kaçıp gitti oradan.
Bir daha da kimsenin karşısına çıkmadı usta.
Demek ki gücü o kadardı…
Yüksek Dervişler Konseyi başına buyruk davranan Cillo Ustayı yok etmeyi kafaya koymuştu. Peşine kiralık katil taktılar. Adam onu ıssız, dar bir sokağa kadar izledi. Hançeriyle ustanın ardından ilerleyip sinsice yaklaştı ve zamanı gelip, ortalıkta kimsenin olmadığından emin olunca sırtına sapladı.
“Aah,” dedi usta ama dimdik durmaya devam etti. Şaşıran katil defalarca batırıp kana bulayarak vücudun en sonunda yere devrilmesini sağladı. O esnada birisi omuzuna elini koydu. Korkuyla döndü katil. Cillo usta arkasında duruyordu. Bir ölüye sonra bir daha ustaya baktı katil, koca gözleriyle.
“Beni öldürdüğünü gördüm,” dedi Cillo usta anlayışlı bir sesle. “Bir daha sakın yapma bunu.”
Fakat panik olan katil kanlı hançeri onun kalbine gömdü. Sonra da boğazına. Ve üstüne çöküp başını kesti telaş içinde.
“Öhhö öhhö,” diye öksürdü arkada Usta. “Evladım, ben sana ne demiştim,” dedi ardından.
Katil artık cinnet getirdiği için mantıklı davranamadı. Fırlayıp ona da girişti bir çabuk. Hançer yüzlerce kere indi çıktı bedene. Yorgun argın ayağa kalktı sonra. Korkulu gözlerle çevresine bakındı bir süre. Kimse yoktu. Koşturarak kaçıp gitti oradan.
Bir daha da kimsenin karşısına çıkmadı usta.
Demek ki gücü o kadardı…
HEBBURİ ÖĞRETİLERİ: 2. KİTAP 12. BÖLÜM
Ahmat El Kabar bir gün cemaatine konuşma yaparken “Paaart!” diye osurdu. Öylesine ki; camlar bile zangırdamıştı... Aşağıda ise, gülüşmeler olmuş, bazıları ağızlarını kapayıp yüzlerini yere indirmişti.
Sinirlendi büyük usta.
“Sizler,” diye bağırdı. “Bir osuruktan utanan sizler, dünyanın dört bir yanında patlamalar olurken utanıyor musunuz böyle. Ha! Gülebiliyor musunuz?”
Afallayan müritler dalga dalga gelen enerjiyle hayretler içerisinde kaldılar. Osuruklarını tutamıyorlardı. Birden salon patırtılarla fosurtularla dolmuştu. Gözlerinden ise yaşlar dökülüyordu.
Rivayet edilir ki, o gün o saatte tüm ordular ateşkes yapmıştır…
Sinirlendi büyük usta.
“Sizler,” diye bağırdı. “Bir osuruktan utanan sizler, dünyanın dört bir yanında patlamalar olurken utanıyor musunuz böyle. Ha! Gülebiliyor musunuz?”
Afallayan müritler dalga dalga gelen enerjiyle hayretler içerisinde kaldılar. Osuruklarını tutamıyorlardı. Birden salon patırtılarla fosurtularla dolmuştu. Gözlerinden ise yaşlar dökülüyordu.
Rivayet edilir ki, o gün o saatte tüm ordular ateşkes yapmıştır…
Cillo Usta
Diğer tarafa bir kez geçildi mi ruh artık geri dönmeyi reddeder. Aydınlanmak, sonuçta ikiye bölünmek; sıradan tarafın dünyada kalması, diğerinin de onu metanetle izlemesi demektir.
ANILAR KİTABI - 8. BÖLÜM 7. ANLATI
Ahmat El Kabar bir gün zikiri pat diye durdurdu. Bağırışı huşuya varmış müritlerinin yüreklerini büzüvermiş, korku dolu yüzlere bir demet hayret kondurmuştu. “Hepiniz yanınızdakinin suratına tükürün,” dedi sert bir tonda.
Öylesine bir inanç vardı ki sesinde herkes onu dinledi. Hatta abartanlar da oldu isteneni. İkinci emir geldiğinde balgamlı suratlarını büyük ustaya çevirdiler. Ahmat El Kabar şimdi de öpüşmelerini istiyordu. Akıllarında en ufak bir şüphe uyanmadı. Öpüştüler uzun uzun. Sonra usta dedi ki “Tokatlayın ulan birbirinizi.”
Bir an durdular inanamayarak. Ama haykırışla bir daha yinelenince emir, tokatlar gırla gitti. Şak şuk sesleri holdingin ikinci katından dışarı taşıyordu. Ve ansızın yere attı kendini usta. Ayaklarıyla havayı döverek bir süre haykırıp kendine vurdu. Müritleri de onu taklit ettiler hemen. Ustalarıyla da ayağa kalktılar beş dakika sonra. Onun gibi soyunup sokağa attılar kendilerini ve çırılçıplak koşturup Ortaköy’e geldiler.
Durdu Ahmat El Kabar. Serinlik onu kendine getirmişti. Yürüyüp en yakınındaki müridine bir tokat çarptı.
“Niye durdurmadınız ulan beni!”
Ve anladı müritler her şeyi. Öylesine bir aydınlandılar ki, kendilerini tutamıyor, çevrelerinde koşuşturan polisleri takmadan yerlere işiyorlardı…
Öylesine bir inanç vardı ki sesinde herkes onu dinledi. Hatta abartanlar da oldu isteneni. İkinci emir geldiğinde balgamlı suratlarını büyük ustaya çevirdiler. Ahmat El Kabar şimdi de öpüşmelerini istiyordu. Akıllarında en ufak bir şüphe uyanmadı. Öpüştüler uzun uzun. Sonra usta dedi ki “Tokatlayın ulan birbirinizi.”
Bir an durdular inanamayarak. Ama haykırışla bir daha yinelenince emir, tokatlar gırla gitti. Şak şuk sesleri holdingin ikinci katından dışarı taşıyordu. Ve ansızın yere attı kendini usta. Ayaklarıyla havayı döverek bir süre haykırıp kendine vurdu. Müritleri de onu taklit ettiler hemen. Ustalarıyla da ayağa kalktılar beş dakika sonra. Onun gibi soyunup sokağa attılar kendilerini ve çırılçıplak koşturup Ortaköy’e geldiler.
Durdu Ahmat El Kabar. Serinlik onu kendine getirmişti. Yürüyüp en yakınındaki müridine bir tokat çarptı.
“Niye durdurmadınız ulan beni!”
Ve anladı müritler her şeyi. Öylesine bir aydınlandılar ki, kendilerini tutamıyor, çevrelerinde koşuşturan polisleri takmadan yerlere işiyorlardı…
4 Şubat 2008 Pazartesi
HEBBURİ ÖĞRETİLERİ: 3. KİTAP 7. BÖLÜM
Hebburi tarikatı büyük ustası Ahmat El Kabar bir gün Haliç kıyısında dolaşırlarken öğrencisi Şamsa’ya “Suya gir,” dedi. Mevsim itibariyle soğuk olması bir yana, derindi de su.
“Ustam,” dedi Şamsa. “Su soğuk değil midir?” Sonra da beklentiyle ekledi. “Girmesem olur mu?”
“Girmelisin,” dedi Ahmat El Kabar.
Ustasını kırmak aklının ucundan bile geçmeyen Şamsa yürüyüp ilerledi. Üstelik o, ilk defa olarak kendisine göz kırpmış ve kafasını da karıştırmıştı. Göğsüne kadar suya gömüldüğünde “Dur,” dedi ustası. Dönüp baktı Şamsa.
“Çıkayım mı artık ustam, üşüyorum.” Dişleri takırdıyordu zavallının.
“Çıkabilirsen çık,” dedi Ahmat El Kabar. Ve tam da o esnada; Şamsa ayaklarını tutmuş kendisini yavaşça derinlere çeken elleri hissetti. “Aaah!” diye bağırıp kurtulmaya çalıştı. Ama parmaklar ona mengene gibi yapışmıştı. Sular boynuna geldi bir çabuk. Orada çırpınırken haykırabildi Şamsa. “Ustam, ustam, beni bir şeyler yakaladı. Bırakmıyor, yardım et.”
Güldü El Kabar dolu dolu. “Onlar benim ellerim Şamsa. Ustanı yok saymayı öğrenmen için getirdim seni buraya. Yoksa boğulup gideceksin. Ne yazık.” Ve hiçbir şey yapmadan öylece bekledi kıyıda.
Ancak Hebburi forumlarında dile getirilen bazı dedikodular çeşitli sonuçlar sunarken bu öğretinin işe yaradığı pek de açık değildir. Daha çok, üstünde anlaşılan hikaye, Şamsa’nın zatürree olmasıyla son bulmuş ve diğer öğrenciler geceler boyu vicksle onun sırtını ovmak zorunda kalmıştır.
“Ustam,” dedi Şamsa. “Su soğuk değil midir?” Sonra da beklentiyle ekledi. “Girmesem olur mu?”
“Girmelisin,” dedi Ahmat El Kabar.
Ustasını kırmak aklının ucundan bile geçmeyen Şamsa yürüyüp ilerledi. Üstelik o, ilk defa olarak kendisine göz kırpmış ve kafasını da karıştırmıştı. Göğsüne kadar suya gömüldüğünde “Dur,” dedi ustası. Dönüp baktı Şamsa.
“Çıkayım mı artık ustam, üşüyorum.” Dişleri takırdıyordu zavallının.
“Çıkabilirsen çık,” dedi Ahmat El Kabar. Ve tam da o esnada; Şamsa ayaklarını tutmuş kendisini yavaşça derinlere çeken elleri hissetti. “Aaah!” diye bağırıp kurtulmaya çalıştı. Ama parmaklar ona mengene gibi yapışmıştı. Sular boynuna geldi bir çabuk. Orada çırpınırken haykırabildi Şamsa. “Ustam, ustam, beni bir şeyler yakaladı. Bırakmıyor, yardım et.”
Güldü El Kabar dolu dolu. “Onlar benim ellerim Şamsa. Ustanı yok saymayı öğrenmen için getirdim seni buraya. Yoksa boğulup gideceksin. Ne yazık.” Ve hiçbir şey yapmadan öylece bekledi kıyıda.
Ancak Hebburi forumlarında dile getirilen bazı dedikodular çeşitli sonuçlar sunarken bu öğretinin işe yaradığı pek de açık değildir. Daha çok, üstünde anlaşılan hikaye, Şamsa’nın zatürree olmasıyla son bulmuş ve diğer öğrenciler geceler boyu vicksle onun sırtını ovmak zorunda kalmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)